Yandaki "sayfalar"da, bir biçimde zor ulaşılan yazılarımdan bazıları yer alıyor. Bu "ana sayfa"da ise, güncel bir şeyler, bağlantılar vb. olabilir.
*
https://twitter.com/necmiyealpay
*
===========================================
[11.11.2014]
                     Pax Erdoganica mı? 

   Belki her barış sürecindeki gibi Kürt sorununda da bugüne kadar ortaya konulmuş olan başlıca üç iradeden söz edilebilir: Çatışan iki taraf (devlet ve PKK) ve barış için çaba gösteren kesimler. Bu üç irade çözümü kendi yönünde etkilemeye çalışıyor ve süreç dediğimiz, her an yeniden biçimlenmeye açık.
   Yeniden biçimlenmekten söz etmemin güncel nedenlerinden biri Kobanê ise, diğeri onu da kapsayan Pax Erdoganica durumudur. Önce kısaca kavrama değineyim. “Pax”, Latincede ‘barış’ demek ve tarihte bir dizi tamlama hâlinde karşımıza çıkıyor: Pax Romana, Britannica, Ottomana, Americana... Böylece devam eden terimler esas olarak adını taşıdığı gücün sultası altında gerçekleşen göreli barış dönemlerini adlandırıyor. Örneğin ilk terim “Pax Romana”, ‘Roma İmparatorluğu’nun sultası altındaki barış’ demek. Diğer tamlamalar da onun gibi, Britanya, Osmanlı, ABD ve daha başka imparatorluk ya da güçlerin dayattığı göreli barış dönemlerine verilen adlar.
   Bazı yazarlar kavramın sulta bileşenini görmezden gelse de, iki temel bileşenden biri odur, diğeri de ‘göreli barış’ durumu. “Göreli barış” sözü, kalıcı barışın gereklerinin yerine getirilmemiş olduğu, yürürlükteki düzenin devamını karşılıklı rızadan çok, büyük ölçüde karşı konulmaz bir gücün sağladığı anlamına geliyor.
   Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili olarak mesele önce “Pax Ottomana” kavramına dönüşle gündeme geldi ve hakkında epey söz üretildi, hâlâ da üretiliyor. Ancak RTE’yle ilgili gerçekliği anlatmak için bu yetmeyip daha özgül bir kavrama ihtiyaç duyulduğunda “Pax Erdogana” değişkesinin kullanıldığı görüldü. Ben de dünya ortak kültür sözlüğüne uygun olarak türetilmiş olan bu terime başvuruyorum ama, Türkçedeki “Erdoğan’a” çağrışımından kaçınmak için “Pax Erdoganica” biçimini yeğleyerek. Ve genel bir dış politika çerçevesindeki “komşularla sıfır sorun’dan başladılar” değerlendirmesinden çok, aynı genel çerçevede yer alsa da daha özgül olan Kürt sorunuyla ilgili “çözüm” bağlamını anlamak amacıyla. Çünkü Türkiye’nin yaklaşık iki yıl önce başlamış olan “çözüm” süreci giderek Pax Erdoganica’ya dönüşmektedir. RTE tıpkı diğer alanlardaki gibi bu süreçte de yalnızca kendi iradesinin egemen olduğu bir ortam yaratma politikasını güdüyor. Bu yöndeki veriler çok güçlü. Başlıkta soru kipini kullanışım gerçek bir kuşkudan çok, ilgili iradenin bundan farklı ve eşitlikçi, yani kalıcı bir barış anlayışına ulaşması gibi bir olasılığı, ne kadar düşük olursa olsun, hesap dışı bırakmak istemeyişimdendir.
   Pax Erdoganica kavramı, RTE’nin AKP lideri olarak “devlet” iradesini kendine mal etmesi ve diğer iki iradeyi etkisizleştirmeye yönelmesi anlamına geliyor. Bu karizmatik lider, devletin bütün makam ve olanaklarını gayet sabırlı ve ince hesaplara dayalı uzun erimli politikalarla bir bir kendi kontrolü altına alıyor ve her olanağı bizzat kullanmayı, en incesine kadar tüm ipleri elinde tutmayı önemsiyor. Eski yandaşlarını nasıl safdışı etmekte olduğunu görmek zor değil. Onları bir yana bırakırsak, safdışı etmeye çalıştığı diğer iradelerin başında PKK, BDP ve HDP geliyor. Bu yöndeki belirtilerin en önemlileri, İmralı’ya gidecek görüşme heyetini mutlaka kendisi belirlemek istemesi, daha önce ben dahil çeşitli kimseler ve kesimlerce önerilmiş olan “âkil insanlar” yordamını kendi damgasını taşır hale getirmesi vb. değil. En önemli belirtiler, Hrant Dink, Rahip Santoro ve Paris cinayetleri ile Roboski, Gezi ve 6-7 Ekim sonrası yayın yasağı getirilenler başta olmak üzere yeni failimeçhuller ile diğer hukuk dışı yönelimlerdir. Bunlara en son Ankara İl binasında boğazı kesilerek Işid çağrışımlarıyla yaralanan HDP yöneticisi olayı eklendi. İnsanların sigaralarına kadar müfettiş kesilen bir RTE’nin diğer iradelere saygı göstermek ve gerçekten “ileri demokrasi”yi kurmak gibi bir derdi olsa bütün bu olaylarda inandırıcı bir hukuk devletini görüntü düzeyinde bile olsa sağlamayı başaramaz mıydı?
   Diyebilirsiniz ki, gücünü seçilmiş olmaktan alan bir politikacının tek irade olmaya yöneldiğini ileri sürmek mantıklı değil, en azından bir sonraki seçimlerde alaşağı edilmesini mümkün kılan bir rejim söz konusu. Üstelik Medvedev, pardon Başbakan Davutoğlu, çoğunlukçu değil çoğulcuyuz diyor, rejimin diğer simalarından Bülent Arınç da saray gibi güç gösterileri konusunda “israfa karşıyım” açıklamaları yapabiliyor, parti çalışmaları “istişare”den geçilmiyor vb.
   Gelgelelim, dağarcığında ‘Filipinler demokrasisi’nden Putin rejimine bir dizi demagojik deneyim bulunan biz eskiler için bu tür emniyet supaplarının kıymetiharbiyesi yoktur. Anaakım medyadaki muhalif yazarların bir bir ayıklandığı, kalanların sorularımızı sormaya cesaret bulamadığı, medyanın majestelerinin basınına dönüştürüldüğü koşullarda demokratik alan indirgene indirgene iki numara küçük pabuçlara dönmüş durumda. RTE’den farklı bir fikriniz, ona yönelik bir eleştiriniz olabilir olmasına, ama önce biat edeceksiniz. Biat ederek elde edeceğiniz eleştiri hakkı, bir çuval övgü cümlesinin yanında çok sıkıştırılırsanız bir adet “ben de eleştiriyorum / keşke öyle yapılmasaydı, ama...” diyebilmektir. Şimdi bu plağı bolca döndürenlerin de dahil olduğu yeni bir “platform” var: Barışa Bak Girişimi.
   Önce Etyen Mahcupyan’ın bir yerlere Baş Danışman atandığını duyduk ve onun plağını dinledik. Bir taşla iki kuş: Hem yazarlar faslında başlangıçtaki “liberal” desteklerini de yitirip “aydınlar” bahsinde zor duruma düşmüş olan RTE’ye yeni destek, hem de yüzüncü yılı çok yaklaşan Ermeni kıyımı meselesinde puan. Tekil de kalmadı bu manevra: Ardından, aralarında Mahcupyan’ın da bulunduğu otuz küsur “aydın”ın imzasını taşıyan “Barışa Bak” çağrısı geldi. Biata yaklaşmasa, barış için çaba gösteren tüm kesimler için sevindirici olabilecek bir çağrıydı ve zaten imzacıları arasında önceki barış çabalarına katılmış kimseler de vardı. Gelgelelim, belli ki çağrıcıların ve çağrılıların listesi dikkatle hazırlanmıştı: Kaza eseri HDP’yi az, RTE’yi ise çok eleştirebilecek kimseler alınmamıştı listeye. Tam tersi özellikler taşıyanlar alınmıştı.
   Benim gözümde çağrılmaması dikkat çekenlerin başında, Türkiye Barış Meclisi’nin Dönem Sözcüsü Hakan Tahmaz geliyor. Bu tür çabalarda genellikle durum şudur: Çağrıcı listesinde herkesin yer alması gerekmez, çağrının niteliğini ve güvenilirliğini gösterecek birkaç imza yeterli sayılır. Ancak, yapılacak basın toplantısında açıklanacak destek imzaları önemlidir. Tahmaz hem birey hem de Barış Meclisi sözcüsü olarak çağrı ve destek listelerinin demirbaşlarındandır. Ona çağrı gelmediğini duyduğumda şaşırdım. Hasbelkader Barış Meclisi Sekretaryası’nda yer alan biri olarak bana gelen çağrıda da vardı bir tuhaflık. Her ne kadar eposta bir toplu gönderi olmayıp adıma yollandıysa da, doğrudan hitap yerine (siyaset yazarlığından sepetleneli üç yıl olduğu halde, adım hâlâ basın listesinde gözüktüğünden olmalı) “Sayın basın mensubu” hitabı kullanılmıştı. Belli ki girişimi destekleyeyim diye değil, eskiden kalma bir basın mensupları listesinde adım yer aldığı için çağrılmıştım. Aynı gün Sabah gazetesinde çağrının sahibi Cengiz Alğan’la yapılmış röportajı da okuyunca, basın toplantısına gitmemeye karar verdim. Röportajı ve ardından katılımcıların açıklamalarını okudukça mesele benim gözümde Pax Erdoganica’nın “aydın”ları biçimine yaklaştı. Bu girişimde üçüncü iradenin (barış çabası gösterenlerin) bertarafına yönelik bir yön olduğu konusunda haksız çıkmayı çok isterim ve dilerim ki Barışa Bak’ın “Barışa Rock” ve “Bak kuşa bak” çağrışımları yersiz kalsın. Ne var ki popülerleşme şu aşamada Pax Erdoganica’nın ihtiyaçlarına dahil, ne de olsa önümüzde seçimler var.
   Pax Erdoganica mantığının arada bir sözümona fısıltı yoluyla yayılan mesajlarından biri, seçimlerden sonra çözümün tam olarak sağlanacağı tevatürüdür. Siz yeter ki ona yeterli çoğunluğu (=gücü) sağlayın.
   Pax Erdoganica, savaş konusunda emperyallerden kopya çekiyor ve savaşı kendi merkez ülkesinin dışında tutma planları yapıyor. Majestelerinin AB Bakanı ve Başmüzakereci Volkan Bozkır’ın Mescid-i Aksa’ya İsrail müdahalesi konusunda yaptığı açıklamada yer alan şu sözlerine bakınız:
   “Ne Filistin’de ne dünyanın başka bir yerinde bizim kurduğumuz huzur düzenlerini bozmaya yeltenenlere Türkiye bugüne kadar izin vermedi, bundan sonra da vermeyecektir.” (10.11.2014 tarihli Cumhuriyet) “Bizim kurduğumuz huzur düzenleri!” Boynuz kulağı geçermiş. Pax Erdoganica’yı bir kişi belirlese bile, sonuçta kendisini bir dizi kişi kanalıyla ifade eden bir “konsept”ten söz ediyoruz. Öyle görünüyor ki ekip ikna olmuş durumdadır, en azından şimdilik.
   Mesele şu ki Işid ve Kobanê dahil eski ve yeni halleriyle Kürt sorunu tam da iradelerin üzerinde sulta kurma siyaseti nedeniyle ortaya çıkmıştır. Eskisinin yerine yeni bir sulta kurmakla ortadan kaldırılabilecek gibi değildir.
============================================
*
Herkese lazım bir site için tıklayın.. Bir itirazla: İngilizce için tıklanacak bölümü Britanya bayrağıyla belirtmek şart mı? 'English/ İngilizce' vb. sözcükler neden yetmiyor?  
*
===========================================
Bildiri için imza
Kadın yazarların ortak bildirisi:
Recep Tayyip Erdoğan, Amberin Zaman’dan özür dilemelidir
BASINA VE KAMUOYUNA
TEHDİT VE HAKARETLERE SON VERİLSİN!
Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası boyunca, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ırkçı, mezhepçi ve cinsiyetçi söylemleri ile Türkiye’deki çeşitli kesimlere hakaret etmekten ve onları hedef göstermekten çekinmemiştir.
Tüm bunları “Cumhurbaşkanı Adayı Başbakan (!)” gibi trajikomik ve Türkiye demokrasi tarihine geçecek en üst düzey sıfatlarla yapmıştır. Yeni olmayan bu saldırılar, artık sistematik bir hal almıştır.
“Çok afedersiniz, daha da çirkini, bana Ermeni dediler”, “Alevi olduğunu açıkla”, “kendisi Zaza” gibi söylemler ve İsrail’in Gazze saldırısını kınama adı altında yapılan anti-semitizm ile, ülkede yaşayan çeşitli halklar, inançlar ve kişiler mitinglerde yuhalatılmaktadır.
Açıkça saldırılanlar arasında kadın örgütleri de vardır. 20 Temmuz 2014 günü, Gazze saldırısı bahanesiyle “kadın örgütleri nerede? Yazıklar olsun size!”denilerek kadın örgütleri de miting meydanında yuhalatılmıştır.
Son olarak gazeteci Amberin Zaman’a Malatya ve Ankara’da miting meydanlarından “gazeteci kılıklı… edepsiz kadın”, “haddini bil”, “aşağılık kadın” gibi sözlerle hakaretler yağdırılmıştır.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, topluluk içinde kahkaha atması, cep telefonu ve otomobil kullanması da içinde olmak üzere kadınların tüm davranışlarının, “iffet, haya, edep” kavramları üzerinden kontrol edilmesi çağrısı ile Başbakan’ın Amberin Zaman’a saldırısı aynı zamana denk gelmiştir.
Her gün beş kadının sudan bahanelerle öldürüldüğü bu ülkede siyasi iktidar bu cinayetleri önlemek için etkili tek bir adım atmamaktadır. Tam tersine, "namus", "ahlak", "edep" gibi kavramlar; kürtaj ve boşanma karşıtı politikalar ile kadınlar üzerindeki baskıları her geçen gün arttırmaktadır.
Sadece mesleğini yaptığı için, bir kadın gazetecinin “edepsiz” olarak kitleler önünde hedef gösterilmesi, bu cinsiyetçi politikaların son halkası olmuştur. Bu saldırı aynı zamanda, satınalma, sansür ve otosansür ile susturulmuş olan medyada kalan son eleştirel sesleri de susturma ve yıldırma çabasıdır.
Siyasi iktidar, dünyada eşi zor bulunur bir yasal “dokunulmazlık” zırhı kuşandığı ve yargıyı da kendisine bağladığı için her türlü suçu işlemekte ve hiçbir hukuki yaptırımla karşılaşmamaktadır. Siyasi iktidar,  kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan herkese yaptığı bu saldırılar, hakaret ve tehditler ile kışkırttığı kitleler ya da kişiler tarafından işlenen ve işlenecek tüm suçlardan birebir sorumludur.
Bu sürecin baş mimarı olan Erdoğan’ı, toplumu kutuplaştırıcı, muhaliflerini ötekileştirici politikalarına derhal son vermeye çağırıyoruz. Bunun için de, öncelikle bir kadın ve bir gazeteci olarak Amberin Zaman’dan Türkiye ve dünya kamuoyu önünde özür dilemesini talep ediyoruz.
9 Ağustos 2014
Eşitlik İzleme Kadın Grubu (EŞİTİZ)

Aslı Tohumcu
Ayfer Tunç
Ayşe Buğra
Ayşe Hür
Ayşe Gözen
Ayşegül Devecioğlu
Ayşegül Sönmez
Ayşen Candaş
Betül Dünder
Birgül Hakan
Birhan Keskin
Büşra Ersanlı
Efsa Kuraner
Fatma Gök
Fatma Mefküre Budak
Fatmagül Berktay
Fethiye Çetin
Füsun Erdoğan
Gökçeçiçek Ayata
Gülayşe Koçak
Gülnur Elçik
Gülsüm Cengiz
Hale Soygazi
Hülya Gülbahar
İnci Hekimoğlu
İpek Çalışlar
Jaklin Çelik
Karin Karakaşlı
Leyla Erdoğdu
Mehveş Evin
Melek Özman
Melek Taylan Ulagay
Meltem Ahıska
Meltem Aslan
Meryem Koray
Müge İplikçi
Nalan Barbarosoğlu
Nazan Üstündağ
Nebahat Akkoç
Necmiye Alpay
Nil Mutluer
Nur Bekata Mardin
Nuray Mert
Olga Ünaydın
Pelin Batu
Pelin Şirin
Pınar Öğünç
Sema Kaygusuz
Semra Somersan
Sevda Bayramoğlu
Sevgi Binbir
Sevna Somuncuoğlu
Sibel Irzık
Süheyla Doğan
Şahika Yüksel
Şebnem Korur Fincancı
Şemsa Özar
Tuluhan Tekelioğlu
Türkan Kürkçü
Yasemin İnceoğlu
Zehra Demirci
Zehra Şenoğuz
Zeynep Direk
Zeynep Ekener
Zeynep Oral
============================================
*
=====================================
Kış Uykusu, ilk notlar -3 Ağustos 2014
     İyi sinema: Çocuğun bakışı ile babasının bakışı arasındaki süreklilik; adamın müşteriler karşısındaki tavrı ile imama benzemesi (aynı yağcı yapmacık tavırlar); adamın ölü tavşana ve avcılara bakıp geri dönmeyi kararlaştırması...
     Kötü sinema: Parayı ateşe atma sahnesi; çocuğun nefretini ifade tarzı; karı-koca-görümce üçgeninin klişeleşmesi  (Nahit Sırrı Örik-Zeki Demirkubuz’un “Kıskanmak”ını aşamıyor); iki kadın oyuncudaki kitabilik ve başlıca oyunculardaki “oyun”culuk fazlası.
     “Üç Maymun”da çok iyi anlatılmış olan ‘çökenin çamura yatması’ motifi yinelenmiş. 
=====================================
*
Cumhurbaşkanı seçimlerinde oyum Demirtaş'a.
*
6 Mayıs. Denizler
*
Paul Valéry'nin "Şiir ve Soyut Düşünce" adlı yazısını pdf olarak internete yükleyen okura teşekkürler. Kaynağı da eklemiş olayım: Metis Çeviri dergisi, No. 13, 1990 Güz.
*
=====================================
1 Mayıs 2014'te gerektiği üzere, bir AKP afişi. Afişin tarihi: 2010:
Embedded image permalink
=================================
*
16 Nisan 2014 tarihli Milliyet Kitap'taki yazı, Enver Ercan'ın şiirleriyle ilgili.
*
Lobiler konulu tartışmaya dair: Eğer ABD, İsrail, Ermenistan, Yunanistan gibi devletlerin lobilerinden söz etmek istiyorsak, bunu etno-ulusal sıfatlarla yapmamalıyız. Halklar devletleri çok aşan değerlerdir.
*
=================================
A. Hicri İzgören'in Zaman Ayarlı adlı kitabıyla ilgili yazı: 
(15 Ocak 2014 tarihli Milliyet Kitap)

             Beklediler, gitmedik  
   ‘Egemenin dilinde yazmak’, yazarlığın hallerinden biri. Kavram daha çok ‘sömürgecilik sonrası’ incelemeler bağlamında kullanılmakla birlikte, konu daha geniş çerçevelerde de tartışılıyor ve egemen dilde yazanlar dil ve içerik açısından bütün bir yelpaze oluşturuyor. Dünya edebiyatındaki örnekler arasında, James Joyce, Yeats ya da Aimé Césaire gibi sömürge mensubu şair ve yazarlar kadar, ‘dışarıdan biri’ olduğunu ilk elde fark etmeyebildiğimiz Apollinaire, Joseph Conrad ya da Blaise Cendrars gibi sömürge dışı örneklere de rastlanıyor. Konu çetrefil, bir yanda zora dayalı asimilasyon varsa, diğer yanda ortak dilde yazmak gibi zorlayıcı bir insani ihtiyaç var.
   Konuyu açtım, çünkü egemen dillerden biri olarak Türkçe açısından da benzer bir durum söz konusu. Türkçe bir yandan dünyanın egemen dilleri karşısında tutunmaya çalışırken bir yandan da zora dayalı bir asimilasyonun aracı kılındı ve süreç içinde Yaşar Kemal, Ahmed Arif ya da Cemal Süreya gibi anadili Kürtçe olan çok sayıda yazar ve şairin yazı dili olageldi. Onların yapıtlarında Kürt sorunu ve anadillerinin başına gelenler de su yüzüne çıkabilmiş değildi: Zorun en mutlak dönemlerine denk gelmişler, yazıya geçmesi engellenen anadilleri, sönümlenme sürecine girmişti. Kürt sorununun yazılı yapıtlara açıktan dert olmaya ve önde gelen yazarların yapıtlarında kendini göstermeye başlaması şunun şurasında yirmi kadar yıllık bir meseledir.
   “Düşük yoğunluklu savaş” döneminde genç Kürtler Kürtçe okuma yazmayı çoğu kez cezaevlerinde Musa Anter gibi aydınlardan öğrendiler. Böyle fırsatlar bulamayanlar yapıtlarını Türkçe yazıyor, ancak Kürt sorunu temel bir içerik öğesi olarak çoğu durumda en lirik ve bireysel problemlerle iç içe.
   A.Hicri İzgören bu şairlerden biri. Sayısız düzyazısının yanında, ilki 1981’de yayımlanmış çok sayıda şiir kitabı ve son derece etkileyici şiirleri var. Aşağıdaki iki dize, onun “Keder” adlı kısa şiirinden: 
Dün burda
Oğlunun kemiklerini bulmak için adak adadı bir anne 
   Gerçekten de, Kürt illerinin yaşadıkları batınınkinden bambaşka. Epey yazmışlığım vardır: Çeşitli vesilelerle doğuya gittiğimde konuştuğum Kürtler, özellikle genç olanları, barış meselesine "Batı Yakası"nda neden bu kadar az ilgi gösterildiğini sorarlar hep, soruları gerçek bir şaşkınlıkla doludur. Onların bu ruh hali, İzgören’in uzunca bir şiirinde olağanüstü bir sahicilikle dile gelmiş: “Bekledik Gelmediniz”. Son zamanlarda okuduğum en önemli şiirlerden biri olan bu şiir de, yukarıda andığım “Keder” gibi İzgören’in son kitabı “Zaman Ayarlı”da yer alıyor. Ben özellikle bu şiirin, edebiyat tarihleri kadar, toplumsal tarihlerde de kalıcı bir yeri olacağı ve çok anılacağı, anılması gerektiği kanısındayım. Enis Batur'un "Ortak Bir Işık" adlı şiiriyle birlikte.
   “Bekledik Gelmediniz”uzunca bir sitem şiiri. Şiirin adındaki “biz”, ülkenin doğusunu, Kürtleri temsil ediyor, “siz” ise batıdır. Doğuya ait güncel bir ruh, şiir boyunca batının insanına seslenmektedir. İlk dizeler şöyle: 
Bir kelime bir satır bir bakış bekledik sizden
Hayat ferahlayacak yeryüzü genişleyecekti belki
Sizin için antenlerimiz açık oldu hep belki ararsınız diye
Aramadınız sormadınız
    Şiir bütün trajikliğiyle haykırıyor olanları:  
Kurban olduk cellat olduk
Suç olduk ceza olduk
Düş olduk gerçek olduk
   Son dizelere kadar, geçmişte kalmış, gerçekleşmemiş bir gelecek zamanı ve bunun sonuçlarını okuyoruz. Son dizeler ise son bir çağrıya adanmış...
   Kitabın adını bir kez daha anarak noktalayayım: “Zaman Ayarlı”.
=====================================
*
==============================
==============================
*
Özen Aşut'a, "Boyun Eğmeyenler"le ilgili mektup   11 Kasım 2013 
*
Fethiye Çetin'in "Utanç Duyuyorum!" ve "Anneannem" adlı kitaplarıyla ilgili iki yazı  
Hrant Dink'in 301'den yargılanan yazısı üstüne "Zor Yazı"
*
=========================================
[10 Eylül 2013 tarihli Evrensel gazetesi: Barış süreci konusunda Şerif Karataş'ın sorularına yanıtlar:]

Kürt sorunu konusunda bir süredir İmralı'da Öcalan ile gerek devletin çeşitli kurumları arasında sürdürülen temaslar, gerekse de İmralı'ya BDP'nin yaptığı ziyaretler ve Kandil ile kurulan temaslar ve Akil İnsanlar Heyeti'nin çalışmalarıyla 'çözüm' tartışması yeniden gündemleşti. Sizce şu anda çözüm bağlamında nasıl bir noktadayız?
Çoğu kimse gibi ben de şu an çözümün başlangıçtaki ivmesini yitirdiği, duraksadığı kanısındayım. Sözünü ettiğiniz adımlar, yani yıllardır talep ettiğimiz görüşmelerin başlaması, fiilen de olsa çift taraflı ateşkesin sağlanması ve gerillanın çekilmeye başlaması gerçek bir umut yaratmıştı. Akil İnsanlarınçalışması da konunun daha geniş ve daha çeşitli kesimlerce gündeme alınması açısından katkısı olan bir girişimdi. Ancak, hükümetin hazırladığı “demokrasi paketi”nin içeriğine ilişkin işaretler ve Meclis Anayasa Komisyonu’nda CHP ile MHP’nin tavrı konusunda gelen haberler, eskilerin “benim oğlum bina okur döner döner yine okur” sözünü hatırlatıyor. Öyle görünüyor ki üç parti (AKP, CHP, MHP) birbirlerinden korkmaktankurtulabilmiş değiller.
   AKP tarihsel sorumluluğu bir başına üstlenmek zorunda kalmaktan ve oy kaybetmekten korkuyor. CHP ile MHP’de yeni bir şey yok, her zamanki ufuksuz şoven demagojilerini yapıp oy kapma peşindeler. OysaKürt sorunu gibi her anlamda hayati bir sorunda, her tür oy kaygısının aşıldığı büyük politikalardan aşağısında tutunulamayacağı açıkça ortada.Gelgelelim, yılların rejimi her üç partiyi dekendi hizasında tutmaya devam ediyor.Bu partilerin atabildikleri tek adım “Kürt” demeyi öğrenmekten ibaret. Birlikte yaşamanın vazgeçilmez gereklerini inkâr aşamasındalar. Öyle bir noktadayız. Bu aşamayı öyle ya da böyle aşmak zorundalar. 

- Kürt siyasi aktörlerinin Hükümete yönelik olarak getirdiği; “süreç tek taraflı adımlarla yürüyor” eleştirisi var. Diğer yandan da hükümetin hazırladığı söylediği 'demokratikleşme paketi' var. Siz Hükümet tarafının yaklaşımında sürecin ilerlemesine yardımcı olacak bir açılım hazırlığı var mı?

Hükümetin A planı ‘acaba bu kadarla yetinmelerini sağlayabilir miyim’ gibi umutsuz bir denemeye benziyor. B planı ise, plandan çok, bir torba. Çok mecbur oldukça devreye soktuğu adımlar (TV6’yı kurmak, görüşmeleri başlatmak, Kürtçe seçimlik ders koymak, akademik ortamda Kürtçe dersleri vb.) bu torbadandır. Sürecin ilerlemesine yardımcı olacak gerçek bir “B planı”nı akla getiren tek adımı, ateşkes uygulamasıydı. Amaondan öte gidemedi. Arada bir şu ya da bu bakandan işittiğimiz “süreç yürüyor” sözünün somut bir karşılığını göremiyoruz. “Demokrasi paketi”ni boş bırakmaktan da çekinmedi iktidar partisi. Hatta boş bırakmaktan öte, polisin yetkilerini artırmak gibi ters yöne giden hükümlerden söz ediliyor. Dolayısıyla, ufukta iyi bir hazırlık görünmüyor. Umarım paket resmen açıldığında bu durum değişir ve yeni bir açılım dinamiği başlatılır.

- Başbakan kısa bir süre önce 'ana dilde eğitim ülkeyi böler' dedi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

   Söylemesi ayıp, yıllardır bir kısmı kitap haline de gelmiş yığınla yazı yazıp anlatmışımdır benanadili meselelerini.Bu konuda gerek devletin gerekse bilim insanlarının sicilleri alabildiğine bozuk ve hâlâ düzelmiyor.Deyim yerindeyse devletin komplekslerinden biridir anadili.Kamuoyu pek farkında olmamıştır ama, dil alanıyla ilgili bilim çevreleri cumhuriyet boyunca ağır bir baskı altında tutulmuş. Modern dilbilim ilgisi bile şunun şurasında birkaç yıllık.
   Gerçekte siyasetçilerden çok dilbilimcilerin, ruhbilimcilerin ve eğitimcilerin uğraşması gereken bir sorundur, anadili sorunu. Son on beş yirmi yıldır uğraşılmaktadır da zaten. Eğitimcilerin sendikası Eğitim-Sen, anadilinde eğitim talebini her zaman gündemde tutmuştur, bu yüzden kapatılmakla tehdit edilince tüzük değişikliği yapmak zorunda bile kalmıştır. Oysa şimdiye kadar enerjiler bunca gerilim yerine eğitbilime harcansaydı, çocuklarımız kendi anadillerini ya da birbirlerinin dilini küçümsemek ve dil sorunlarıyla boğuşmak durumunda kalmazlardı.
Cumhuriyet rejimindeanadilinde eğitim hakkı tanınmış olanüç halk var aslında: Türkler,Rumlar ve Ermeniler. Ancak, Rumlar ve Ermeniler bu hakkı bir kamu hizmeti olarak alamıyor, yalnızca MEB denetiminde kendi paralarıyla özel okul kurup orada eğitim yapabiliyorlar. Bu yurttaşlarımızın hem dilleri hem de kendileri görünmez kılınmış olduğundan, “anadilinde eğitim” sözcüğü onları akla getirmiyor. Oysa yaşadıklarıonların deneyimleri,her açıdan son derece öğretici olabilir.
Anadilinde eğitim meselesinin teknik adı ‘çokdilli eğitim’dir ve Kürt sorununda da er ya da geç yürürlüğe girmesi gereken ilke budur.Son birkaç yıldır birkaç akademik kuruluş çiftdilli eğitim konulu çalışmalar başlattı. Gelgelelim siyasetçilerin ufku hâlâ “anadilinde eğitim ülkeyi böler” ilkelliğindeki bir kart-kurt cümlesiyle sınırlı. İlkellik diyorum, çünkü bir ülkede ikinci (üçüncü, dördüncü, her neyse) bir dilin, bırakınız eğitim dili olmasını, resmî dil olması bile bölünme anlamına gelmez. Bölünme ancak yeni bir devlet kurulup kendi adına para bastığı durumlar için kullanılabilecek bir terimdir.
   Bu gerçekleri iktidar da, Başbakan da, diğer politikacılar da gayet iyi bilirler aslında. Gelgelelim, yüksek sesle söylemeye cesaret etmek yerine, birbirlerinin arkasına gizlenmeyi seçiyorlar.

- Lice'de Medeni Yıldırım'ın öldürülmesi sürecinde Gezi direnişçilerinin destek ve dayanışma eylemleri oldu. Sizce Kürt sorununun çözümüne yönelik mücadele ve tartışmalarda ülkenin batısından gerektiği düzeyde bir katılım ve katkı var mı?

Gezi süreci hem Medeni Yıldırım’ın öldürülmesi olayından hem de daha genel bir açıdan, Aristoteles’in “aydınlanma ânı” dediği türden bir uğrak oldu. Dipten gelen bir açılım. Hrant Dink’in katli olayından sonra da öyle olmuştu. Uzun erimde mutlaka kalıcı ve etkileyici uğraklar bunlar. Gezi öncesinde, başka toplumsal sorunlar konuşulurken Kürt sorunundan pek söz edilmezdi. Siz kalkıp söz ederseniz, adınız Kürtçüye çıkar, böylece yan gözle bakılıp geçilir, “ne alâkası var şimdi” havası estirilirdi. Gezi’den bu yana bu ruh halinde değişiklik oldu. En azından benim tanıklıklarım öyle gösteriyor.
Ancak, Kürt sorununun çözümüne yönelik dolaysız inisiyatiflerde harekete geçirici güç hâlâ Kürtlerin kendileri. Zaten,“katılım” ve “katkı” dediniz mi, sorumluluk sahibinin, muhatabın, başkası olduğu bir durum varsayıyorsunuz demektir! Etik düzeyimiz bir mağdurun hakkını diğerlerinin aradığı yüksekliğe ulaşmış değil.

- Gezi süreci, kentin, yaşam biçiminin savunulması ve halkın taleplerinin alanlarda dile getirilmesi açısından önemli bir süreç oldu. Kürt sorununun çözümü bakımından da Gezi'nin ortaya çıkardığı enerji bir imkan sunabilir mi sizce?
 

   Bence Gezi süreci Kürt sorununun çözümü bakımından dolaysız bir yol yordam gibi düşünülmemeli. Gezi’nin asıl katkısı ufku genişletmek ve o ufkun içine Kürt sorununu da almak biçiminde gerçekleşti. Yaşamsal önemde, büyük bir katkıdır bu. Kürt sorunu parklardaki forumlarda, eylemlerde, bir bileşen olarak, vazgeçilmez mücadele konularımızdan biri olarak yer alıyor artık.
Gezi gibi, 68 gibi olgular, aslında diğer tüm devrimsel olgular gibi, hiçbir zorlama ya da planlamayla yaratılamayacak türdendir. Kolay kolay da sönümlenmezler. Gezi’nin yarattığı enerjinin Kürt sorununun çözümünde mutlaka yaygın bir etkisi olacaktır. Hatta, öyle bir olay yaşanabilir ki, güçlü bir parlamaya götürebilir kitleyi. Ancak, bunu örgütçülük ustalarının yapay olarak, şırıngalama yöntemiyle yaratabileceğini sanmıyorum. Gezi’nin ruhu buna elverişli değil. Hatta böyle bir girişimin tam ters bir etki yaratacağı kanısındayım. Gezi, Kürt sorununun anlaşılmasını ve Türkiye’nin batısında gündeme demokratik bir mücadele konusu olarak dahil olmasını sağladı. Ancak, büyük bir doğallıkla yaptı bunu. Şu an artık Kürt sorunu toplumsal mücadelelerin gündeminde tıpkı diğer yakıcı sorunlar, çevre sorunları, kadın sorunu, hayat tarzı sorunları, fikir özgürlüğü sorunu vb. gibi yer alıyordemek abartı olmaz sanıyorum.

-Son olarak, sizce Kürt sorununun çözümüne yönelik olarak kısa ya da uzun erimde neler yapılmalı?

Bence hemen başlatılması ve başlatıldığının duyurulması en çok önem taşıyan çalışma, müfredat çalışmasıdır. İlköğretimden itibaren müfredatın bütünüyle yeniden yazılması ve bu coğrafyada yaşayan halkların gerek varlığına, gerekse acısıyla tatlısıyla ortak tarihine ilişkin gerçekliklerin müfredatta yer almasından söz ediyorum.
 Çocuklara okul dışıyla çelişen mavallar anlatılmaması, toplumun temelleriyle ilgili bir iş. “Kürt, Ermeni” gibi sözcükler, çocukların hayatına birer korku öğesi olarak girmeye devam ettiği sürece hiçbir sorun çözüm yoluna girmiş olmaz. Eğitbilimciler (pedagoglar), barış kültürünü geliştirme yöntemleri üzerinde çalışmalı, çatışma çözümü gibi en iyi teknikler akademik ortamlarda kapalı kalmaktan kurtarılmalıdır.

Kısa ve uzun erimde atılması gereken diğer adımlar ise epeydir ortaya konuldu aslında. O adımların atılması, şu an fiilen sağlanmış olan ateşkesin hukuka geçirilmesi anlamına gelecek. Korucular meselesi, boşaltılmış köyler meselesi, yasalarda yol temizliği, yeni anayasa, teknik adı “af” ya da başka bir şey olmak üzere KCK davalarından tutuklu ve hükümlü olanların serbest bırakılması ve cezalarının ortadan kaldırılması, anadili temelinde çokdilli eğitim için çalışmaların başlatılması gibi adımlar en hayati olanları. Kalıcı bir barışa ve canlı bir demokrasiye giden yol bu kadar açık ve önümüzde uzanıyor.
================================

*
================================
[Gülümser Çankaya'nın editörlüğündeki ŞiirSaati dergisi, Tem-Ağu-Eyl 2013]

“Gezicilik”, yeni dinamik

   Gezi bende güçlü bir biçimde 68’i çağrıştırıyor. Benzetmenin fazlası kolaycılık olur, “tarih-tekerrür” tekerlemesine kadar gider iş. Ancak, en gençlerin öncülüğündeki bir ret, bir uyanış ve ideolojik kalıpları aşma hali olarak, çağrışım kaçınılmaz. Devrim değilse de, devrimsel uğraklar bunlar. Belki de onyıllara yayılmış köklü bir demokratikleşme ihtiyacının sarsıntıları.
   Bu üçüncü yüzyıldır, Avrupa’daki 1848 devrimlerinden bu yana, toplumsal duygular gitgide daha evrensel etkiler altında. Günümüzde “başka bir dünya mümkün” fikri artık herkesin bilincinin bir tarafına yazılı. Türkiye’de hapşırsak Mısır’da nezle oluyorlar. Sanki Taksim’den seslensek Tahrir’den duyulacak.
   68->Tiennenman->Politeknik->Seattle-> Gezi... Hem tekerrür eden hem çok temelden farklılaşan olgular.
 ---
   Gezi ne de olsa benim mahallemdedir. İlk çadırlardan itibaren her gün gittim oraya. Sosyo-politik bir şenlik. Bir doğrudan demokrasi yaşantısı. Gecekondu masalar ve gecekondu büfelerle başladı, giderek kütüphane, kürsüler ve sahneler oluştu.
   Gezi’ye eklemlenen Taksim ise her şeyiyle bir 1 Mayıs replikasıydı. 1 Mayıs halkı meydanını geri alıyordu.
   Hükümete teknik anlamda muhalif sayılan her tür siyasal grup, Gezi’nin eşsiz ruhundan pay kapmaya çalıştı, hâlâ da çalışıyor. Ulusalcılığıyla MHP’yi aratmayan “sol” etiketliler “Her yer Taksim her yer direniş” diye slogan atar oldular. Parsa parsadır.
   Tıpkı 68 gibi. Yıllardır onun adıyla da paye kazanmaya çalışırlar. Demirbaş bir dernek de vardır. Arada bir Samsun’a filan çıkarlar. Gezi’nin kuyruğuna takılanlar arasında da böyleleri var.
   Gezi’ye uzanan ilk eller çarpılınca hükümet korktu, en çok da darbeye teşne olabilecekleri ciddiye aldı ya da böyle görünmek işine geldi. Böylelikle “Allah yarattı” demeden saldırdı. Var mıydı öyle sandıktan kimin çıktığını unutturmaya yeltenmek, “İstanbul’un yüreği biziz” duyguları yaratmak?
---
   Mesele gerçekten de İstanbul’un yüreğidir bence. Hükümet ve İBB, İstanbul’un yüreği olan Taksim’i, “yayalaştırma projesi” ve imar planlarıyla tanınmaz hale getirmek için kuyular kazmaya başlayalı epey oldu.
   Hükümet başka bir Türkiye istiyor. İşin ilginç yanı, Türkiye’nin Gezi, Taksim (1 Mayıs) ve Kürt özgürlük hareketi gibi başlıca demokratik güçlerinin de başka bir Türkiye istiyor olmalarıdır. Ancak belli ki o “başka Türkiye” herkes için farklı farklıdır. Gezi’nin nasıl bir Türkiye istediği, söze bile gerek kalmadan anlaşıldı: Her tür otoriteryanizmden arınmış bir Türkiye!
   Hükümet ve İBB, İstanbul’un yüreği olan Taksim’i kendi bildiği şekle sokmak ve Gezi’nin yerine bir de kışla kondurmak istedi. “Yayalaştırma” ya da “Dönüşüm” adlı proje İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 19 Eylül 2011 tarihinde kabul edilip 14 Şubat 2012 günü askıya çıkarılmıştı. Mimarlar ve şehircilik uzmanları, “çağdaş şehircilik ve ulaşım ilkelerinden, 21. yüzyılın kamusal alan ve meydan düzenlemesi anlayışından, kent ve kentli hakları yaklaşımından uzak” buldukları bu projelere baştan itibaren karşı çıktılar. TMMOB raporlar hazırladı, sivil toplum örgütleri davalar açtı. Ve mahkemelerden yürütmeyi durdurma kararları çıktı. Ben bu yazıyı yazarken, mahkemelerden gelen son karar Taksim Dayanışması’nın basın açıklamasıyla değerlendiriliyordu (3 Temmuz).
   Sözün kısası, Gezi olayı Gezi’deki “üç-beş” ağacın yanı sıra, tarihsel ve kültürel köklerle, bu köklerin geleceğinin nasıl biçimleneceğiyle, otoritarizmin birinden kurtulup diğerine yakalanmamakla, evrensel hukuk ilkeleriyle ilgilidir. Gezi eğer bütün karalamalardan alnı ak çıktıysa ve sivil direnişin adına dönüştüyse, bunun nedeni üçüncü yol olan özgürlük yolunun vazgeçilmezliğidir. Gezi, temel hakları içselleştirmek, bedellerini ödemek ve çıtayı tam gereken yere yerleştirmektir. Tıpkı 68 gibi onu da alıp kendi yakalarına rozet yapmaya, kendi bildikleri yöne çekmeye kalkışanlar oldu ve hep olacak. Ama Gezi insanlığın kalıcı barışa yükselme hamlelerinin en büyüklerinden biridir ve hep öyle kalacak.
=======================================================
*
=======================================
Çevirmenler Meslek Birliği'nin 29 Haziran 2013 tarihli bildirisi:
"Kamuoyuna
"Ülkemizin gündemini değiştiren Gezi Parkı olayları sırasında, Mütercim-Tercümanlık öğrencisi Başak Özçelik'e Polisin uyguladığı işkenceyi kınıyoruz; kameraların ve milyonların gözleri önünde sergilenen bu akıl almaz şiddetin durdurulmasını talep ediyoruz.
Mesleğimizden birisine yönelmesi sebebiyle doğrudan ilgi alanımıza giren ve duyarlılığımızı bir kat daha arttıran bu olay neticesinde, sorumluların göstermelik değil, hukuka ve vicdana uygun bir biçimde  soruşturmaya tabi tutularak derhal cezalandırılmasını talep ediyoruz.
Bu tür olayların yaşanmaması için, mesleki birliktelikler dahil olmak üzere, her türlü dayanışmaya destek vereceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz. 
Saygılarımızla
Çevirmenler Meslek Birliği"
========================================
*
=========================================== 
31 Mayıs 2013.  Son anayasa referandumunda “yetmez ama evet”çi olduğum tezviratına hâlâ rastlanıyor. Oysa boykotçuydum ben. İşte kayıtlar:
[22.7.2010 tarihli Radikal'deki yazımdan:] ... Tam çoğu kişi bu "evet/hayır"ın cenderesine sıkışmışken, bence bu olay için en iyi siyasal mücadele aracı olarak, boykot fikri ortaya çıktı. Boykot önerisini bu meselede neden en iyi tavır saydığımı açıklamaya çalışacağım.
En önemli noktayı en önce söyleyeyim: Referandum meselesinde hem toplumun hem de AKP'nin içinde bulunduğu süreci demokratik yönden sınamanın ve etkilemenin birincil yolu boykottur. "Hayır"cılık, böyle bir olanağı baştan kapatıyor ve AKP'ye demokrasi havarilerini oynaması için mükemmel bir fırsat sunuyor: "Bakın, biz yolu açmak istiyoruz, onlar kapatıyorlar".
"Evet" tavrı ise, AKP'ye açık çek veriyor. AKP'ye neden açık çek verilemeyeceğini, bu referandumla ilgili gerekçeleriyle birlikte aşağıda açıklamaya çalışacağım. Bu arada, "Yetmez ama evet"çilik de, yetmezlik durumunu AKP'ye söyletmiş olmuyor, yalnızca kendisi söylemiş oluyor. Emanet oy veriyor yani. Emanet oy da verilebilir elbette, eğer daha iyi bir yol bulunamazsa. Ancak, bu olayda daha iyi bir yol var: Gencay Gürsoy'un dediğini demek, AKP'ye, senin kurduğun sandığa gitmiyorum diyebilmek. AKP, oyunu yalnız başına oynadığı sürece bunu hak edecektir.
İktidar partisi AKP, paketi hazırlama sürecinde bir başına hareket etti, yani antidemokratik davrandı. Şimdi Başbakan, diğer partilerin başkanlarıyla görüşme politikası izlediğini söylüyor ama, BDP ile hâlâ görüşmüyor. Görüşmemek için her seferinde bir başka bahane buluyor.
---
[10 Ekim 2010 tarihli Radikal İki'deki yazımdan:] 
Açıklama.
Bir arkadaşım benim adımı evetçiler listesinde gördüğünü söyledi. Ben görmemiştim, şaşırdım. Gerçekten de, 10 Eylül 2010 tarihli BirGün gazetesinde Mustafa Sönmez imzasıyla yayımlanan "'Yetmez ama evet'çiler kimlerdir?" başlıklı yazıdaki listede benim adım da yer alıyor. Mustafa Sönmez bu listeyi nereden aldığını belirtmemiş; yazısında bir imza metni de yok. Yalnızca bir liste ile evetçilere eleştiri var.
Radikal'deki perşembe yazılarımda birkaç kez yazdığım üzere ben halkoylamasında evetçi değil, boykotçuydum. O halde Sönmez'in yazısındaki liste nereden çıktı?
Benim düşünebildiğim tek açıklama, Sönmez'in bu listeyi Adalet Ağaoğlu'nun da katıldığı "evet" konulu basın toplantısında konuşmacılara saldırılmasını kınayan metinden almış olduğudur. Ben o basın toplantısına katılmamıştım ama, saldırıyı kınayan metni imzalamıştım. Saldırıyı kınamak ve kınayan metni imzalamak için, saldırıya uğrayanlarla aynı görüşte olmanın gerekmediği yeterince açıktır sanıyorum. Yoksa açık değil mi?
=========================================== 
*
25-26 Mayıs 2013  Demokrasi ve Barış Konferansı
*
Türkçe Sorunları Kılavuzu'nun gözden geçirilmiş 4. baskısı çıktı. 
*
========================================================
7 Nisan 2013.  Akiller grubuna daveti kabul etmek konulu tartışma üstüne:
Celalettin Can odaklı tartışma bana Avrupa'da faşizmin yükseldiği dönemde Komintern'de ortaya çıkan "sınıfa karşı sınıf" mı, yoksa "halk cephesi" mi tartışmasını hatırlatıyor. Almanya'da ilki ağır bastığı için birleşilmedi ve Hitler kazandı. Fransa'da, sermayenin partilerinden (ve devamcıları şu an iktidarda olan) Sosyalist Parti ile Halk Cephesi kuruldu ve faşizmin önüne geçildi. Burada buna bire bir benzer bir durum yok elbette ama, teşbihte hata olmazmış. Problemin benzeyen yanı şu: İkisinde de, devrim perspektifinde ısrar ederek kıyamete kapı açmak ile, reel politika güderek hiç değilse burjuva demokrasisini kazanmaya çalışmak arasında seçim yapmak söz konusu. Bu sorunun değişmez, her duruma uyacak bir formülü yok ne yazık ki. Her seferinde yeniden tartılması gereken meseleler bunlar. Ben yetmez ama evetçi değil, boykotçuyum. Akiller olayını da yeni bir "yetmez ama evet" olayı gibi görmeyi yersiz buluyorum. Ancak, böyle demeksizin yer alınması için yeterli bir gerekçe de var bence, o da BDP'nin de aday göstermiş olması ve "süreci" desteklemesiydı. Eminim Celalettin Can dahil, bazı akiller BDP^nin adaylarıdır. Özet: Eleştirilerimizi esirgemeyelim, ama gücümüzü, yani arkadaşlarımızı da bozuk para gibi harcamaktan kaçınalım. Çok selam,
================================================
*
==============================================
27 Mart 2013 Barış Meclisi'nin bugünkü basın toplantısında bir konuşmacı (Ümit Aktaş), cumhuriyetin kuruluş sürecinden iki unsur dışlandı dedi.  Bunlardan biri Kürtler, diğeri ise İslamcılar deyin, Müslümanlar deyin, diye devam etti. Tekçi cumhuriyet çoklarını dışlamıştı oysa. Evet, İslamcılar ve Kürtler, ama artı, başta halk sınıfları ve tabakalar olmak üzere, tüm halklar ve azınlıklar. Herkes tektipleştirilmek istendi, kadınlar dahil. Ümit Aktaş bütün bunlardan yalnızca ikisini seçmiş, üstelik biri iktidarda!
============================================================
*
İskender Pala'ya sorulmayan "Aykırı Sorular" vesilesiyle: Muhafazakâr Sanat
*
24 Ocak 2013.  Birgül Ayman Güler'in sözleri vesilesiyle, "Hangi 'millet'' başlıklı yazım:
*
23 Ocak 2013. Akif Kurtuluş'un romanı Mihman'la ilgili yazı.
*
=============================================
30 Ekim 2012.  Dünya Çeviri Günü/ International Translation Day

Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk'olmasa
            -Âşık Veysel

Who would read and who would write
Who would untie this one knot
A sheep would make friends with wolf
If the minds all weren't apart

Translated by Necmiye Alpay
=========================================
*
15 Eylül 2012.  Bugüne kadar hiçbir ödülü kabul etmemiş olan İsmail Beşikçi, Uluslararası Hrant Dink Ödülü'nü kabul etti ve Cemal Reşit Rey salonundaki törende tarihsel bir konuşma yaptı.
*
14 Eylül 2012.  Bir "fikir suçlusu" daha: Müge Tuzcuoğlu", Diyarbakır Cezaevinde 24 Aralık’ta yapılacak ilk duruşmasını bekliyor.
*
================================================
28 Ağustos 2012.   İki güncel gelişme ve "Mutabakat" metni:
Gaziantep zebanisinin PKK bağlantılı olduğu bilgileri öne çıktı. Bomba yüklü aracın esas hedefinin Emniyet binası olduğu, ancak oraya park etmesine izin verilmeyince ilgili kişinin [eylemi iptal etmek yerine] aracı yakındaki bir yere bırakıp gittiği açıklanıyor.
Bu durumda ortaya çıkan cevapsız soru: Acaba araba ilk hedefe park edilebilse ve o cehennemde yanarak ölenler çoluk çocuk siviller değil de yalnızca emniyet mensupları olsaydı PKK bu "eylemi" yine reddedecek miydi?
Her durumda öyle görünüyor ki esas olarak bir gerilla örgütü olup dönem dönem terör eylemlerine de başvuran PKK yeni bir aşamayı test etmektedir. Bu aşamada terör eylemlerindeki her artış "terör örgütü" sıfatını öne geçirebilir. Üstelik bölge ülkelerinin paydaş olduğu berbat gerilimlere bakınca, PKK dahil her öznenin kendi denetimi dışındaki girişimlere daha çok maruz kalabileceği bir ortam görmemek mümkün değil.
II
Cemil Çiçek bu koşullarda on bir maddelik bir "Mutabakat" önerisi yayımladı. Partisi ya da meclis adına değil de bir yurttaş olarak yaptığı bir öneriymiş bu. Benim ona yanıt olarak hazırladığım Mutabakat önerisi ise daha kısa ve şöyle:
1   Başta toplumdaki en büyük örgüt olan devlet olmak üzere, artık hiçbir özne silaha ve şiddete başvurmamalıdır.
    Bu tür taleplere "devlet silah mı bırakırmış" yanıtını veren görevlilerin demagog konumuna düştüklerine dikkat edilmelidir. Devlete yapılan çağrı, "silah bırak" değil, "silaha ve şiddete başvurmaktan vazgeç" çağrısıdır. Aynı çağrı PKK'ya da yapılmaktadır.
2   Devlet, Kürtlere ve farklı kökenlerden yurttaşlara cumhuriyet tarihi boyunca uygulamış olduğu zora dayalı asimilasyon politikası için hemen ve açıkça özür dilemelidir.
3   Başta devlet olmak üzere tüm özneler bundan böyle tüm kültürlerin anayasa dahil tüm toplumsal boyutlarda güvence altında olması ve öyle kalması için elinden geleni yapacağı konusunda şeref sözü vermelidir. Ben kendi adıma bu sözü çoktan vermiş durumdayım.
  Başta devletin uyguladığı terör ve şiddet olmak üzere, "Her türlü terör eylemi ve şiddete karşı çıkılması hükümetin ve siyasi partilerin olduğu kadar tüm demokratik kuruluşların, sivil toplum örgütlerinin ve bütün yurttaşların da görevidir."
5   Çok çeşitli tepkilerle dağa çıkmış olan silahlı örgüt mensuplarından kan dökmemiş olanları kapsayan bir genel af çıkarılmalı, demokratik siyasete katılmaları için her tür engel kaldırılmalıdır. Bunun olmaması, savaş mantığının zafer kazanması anlamına gelecektir.  
6   Geniş halk kesimlerinden destek gören özerklik talebi ile, Cemil Çiçek dahil bazı siyasetçiler tarafından "yerel yönetimlerin daha güçlü bir idari ve mali yapıya kavuşturulması yaklaşımı" adı verilen yaklaşım buluşmalıdır. Devlet, özerklik ilkesinden korkmaya son vermeli ve yalnızca yerel yönetimlerin değil, üniversiteler, AKDTYKTDK, TRT ve benzeri kurumların da gerçek bir özerkliğe kavuşturulmasını kabul etmelidir.
7   Yukarıdaki koşulları içermeyen, Cemil Çiçek'inki gibi öneriler, yurttaşları demokratik birer özneye değil, olsa olsa birer mindere dönüştürme arzusunu açığa vurmaktadır.
============================================
*
============================================
6 Ağustos 2012.  Durum şu:
1) Türkiye bir şiddet sarmalına girdi.
2) Devlet, şiddet sarmalını dile getirirken gerçekliği saptırmaya devam ediyor. Başlıca saptırma ise devletin "terörle mücadele" retoriğidir. Devlet, "terörist" sıfatını saptırdığı gibi, "terör" kavramını da saptırıyor. ABD devleti kendi okullarındaki şiddetten söz ederken "terörle mücadele" diyebilir, ama bizim burada olup biten, terörle mücadele değil, düzenli ordu ile gerilla birlikleri arasında sürüp giden savaştır. Eğer bu bir gerilla savaşı değilse devlet bize somut bir 'gerilla' örneği göstersin, öğrenelim. "Tamil gerillaları"? FKÖ, Hamas?
Onyıllarca Kürt varlığı inkâr edildi, otuz yıldır gerilla varlığı da inkâr ediliyor. Egemen güçler böylece hem halkı aldatmaya çalışıyor, hem de kendilerini. Oysa tarih aldatılamaz.
3) Devlet Kürt varlığını güvenceye almayı reddederek, toplumsal ayrışmaya ve bölünmeye hizmet ediyor. "Düşman güçler" dedikleri güçler böyle bir sonucu istese bile, hiçbir dış güç hiçbir ülkede bu ölçüde tepki biriktirmeyi başaramaz. Dış güçler ancak var olan çatlakları kanırtır.
4) Devlet "soydaş" politikalarına ağırlık vererek, Kürtleri de kendi açılarından aynı politikaları gütmeye zorlamış oldu. Devlet ve parti yöneticileri 'soydaş/yurttaş' ayrımını öğrenemediler, belki de öğrenmek işlerine gelmedi. Bir yandan Azerbaycan gibi ülkeleri "soydaş" söylemiyle yedeğe almaya çalışırken bir yandan da Irak ve Suriye gibi ülkelerdeki "soydaş" Türkmenler için kumarcı söylemiyle "Türkmen kartı" diyerek gerçekte "soydaş"tan ne anladıklarını açığa vurdular. Halklar onların gözünde birer "oyun kartı", birer "koz".
5) Başbakan, Karacaahmet Cemevi için "ucube" demiş. Bu söz tekdinci zihniyetin işi kışkırtıcılığa kadar vardırdığını gösteriyor. Halklar gibi inançlar da mı birer "oyun kartı"? Şimdi hangi "kart"ı oynuyorsunuz?
6) Şiddet sarmalından medet ummayı ve efelenmeyi bırakıp huzurun ve barışın şartlarını yerine getiriniz. Yeni dünya savaşı kapıda. Tetikçiliğe düşmeyiniz.
==================================================
*
==================================================
2 Temmuz 2012
Bilicilik İşaretleri ["Metin Altıok'ta İşaretler" başlıklı, 1998 tarihli bir yazımdan. Alıntılar, Metin Altıok'un Bütün Şiirleri adlı kitabındaki şiirlerinden, YKY, 1998.]

Sonunda kendime bir top yangın edindim,
Soluğumla besledim dudağımın ucunda.
Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda,
Örterek yavaş yavaş bıraktığım izleri
Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.
Koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla,
Adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya.
(s.41)

DUMANI LEKESİZ BİRİ (s. 109)

Birini bulurum mutlaka,
Yangınımı körükleyen birini.

Biri mutlaka vardır
Zonguldak'ta, Sivas'ta,
Yakında ya da uzakta,
Binlerce baca arasında (s. 114)

Kav taşıyan ben;
Tekinsizim size göre
İbret için
Yakılması gereken. (s. 188)

Ömrümce kendimi hep sözde buldum;
Söz cehennemdi yanıp kavruldum.
Yeniden doğdum kendi külümden,
Ben Anka'ydım konuşuldum. (s. 243)

Geçmişim saklı ama geleceğim ortada.
(...)
Yüreğime benzin döküp kibrit çakan;
Ey usta kundakçım iz bırakmayan! (s. 291)

Yangın
lardan
geliyorum
dedi
adam
ve
yan
gın
lara
gitti
yanık
    (s. 376)

Solgun bir oteldir yine de meskeni.
(...)
Göz göz odalarıyla acının otel peteği.
(...)
İnsanı seçsin diye ölümlerle tanıştırır (s. 419)

Dikkat!
Yangında ilk kurtarılacak. (s. 89)

Yangınımdan yorgan döşek kaçıran (s. 102)

Yanmasını bilen bakır bir yüzük,
Evime akım taşıyan elektrik telinden. (s. 111)

Yangın yerlerinin katran gözyaşlarını,
Bana göçüğün kırık kemiklerini,
Sancısını suyun, rüzgârın yırtık yerini
Ve bunlardan payına düşeni söyle. (s. 123)

- Su bulanık, duman alevi boğuyor.
(...)
- İşte rüzgârın çözüldü dili, duyuyorum.
Alev sardı odunları,
Kara toprak aydınlandı, görüyorum. (s. 137 ve 138)

Ve acı kalakaldı ortada;
Nasırlı bir yüreğin
Duyarsız kıyılarında.
Yalnız, yapayalnız;
Yandı bitti, kül oldu... (s. 275)

Donmuş kentlerden geldin, sen bu kavruk yangın yerlerine
Ürperen yalnız yüreğini kızgın gurbete bandın bir zaman
(s. 295)

Ben şimdi kanayarak
Senin için yaşıyorum;
Sazan derisi gibi
Günlerimi külle soyarak. (s. 323)

Kül içinde uykuda,
Yaşamımdan közler kalır (s. 329)

İşte söndürmek için
Yüreğindeki o yangını,
İtfaiyecilere sardıydı
Tutkuyla bir zaman. (s. 348)

Geçer
köz
kül
susar (s. 375)

Göz
görmez karanlıkta
kül
tutarken sevgililer
çok
şükür abdal yürek
köz (s. 377)

Yüz
solar
yangını
içindedir

(s. 395)

Nedir ki zaten geçmiş dediğimiz,
İçinde közler bulunan külden başka;
Zaman zaman ürperip eşelendiğimiz,
Gereksinim duydukça sevgiye ve aşka. (s. 424)

İşte budur sonelerin son sözü;
Sımsıkı tutmak avucunda bir közü. (s. 425)

.......
Ölümü kullanamazdım;
Biryerlerde
Birilerine
Mutlaka ayıp olurdu. (s. 208)


                                   -- Metin Altıok,  "Bir Acıya Kiracı"
==================================================
*
7 Mayıs 2012.  Nâzım'dan Kâmuran Bedirhan'a mektup.
*
==================================================
6 Mayıs

D E N İ Z L E R İ Ç İ N A Ç L I K G R E V İ*

Geleneklere bağlı komşu
ilk çorbayı getirdi
"müjde başbakanınız
geri alınmaz adımlar
atmayacağız dedi"
İki ay sonraydı astılar onları
pabuçları çamurlu bir halkın muskaları


                -- Necmiye Alpay
                Şiirin tarihi: Aralık 1985
               *Grevin tarihi: İlkbahar 1972
               Yer: Fransa Türkiyeli Öğrenciler Birliği lokali, Paris
==================================================
*
==================================================
12 Eylül Mamak Cezaevi ve iki şiir

T A N I K L I K

Şıp şıp, şıp şıp
tek ses bu
şıp şıp, şıp şıp
avluda ıslak ve çıplak
ayakların sesleri
aylardan ocak
yer gök buz
geceyarıları geride
karanlık alacalı
kurşuna dizilme düzeninde
yerinde sayıyorlar
şıp şıp, şıp şıp
omuz omuza
karşı duvarın dibinde
üç kez ıslatıldılar
tepeden tırnağa
su döküldü kaç kez
ayaklarına
elleri
arkadan kelepçeli
çarmıh törenindeki
İsa kadar giyimli hepsi
titreyen soluk sesleri
çarpıyor duvarlara
üçüncü saatten bu yana...

Var mı lan
giyecek olan?
Kaçıncı kez soruluyor
yanıt ya yok ya da YOK...
Saygı,
yenilgi dolu bir terslikle
sorup son kez, aldılar
on iki çıplağı içeriye
dördüncü saatin bitiminde...
dondu dokuz kişilik
ikinci ekipte yerler
habersiz birinciden
yendiler
iki saatı...

Gül sırçalığında bir güzellik
Dağılan, gülün yaprakları.


                                  -- Necmiye Alpay
                                  Ocak 1984


T U T U K L U A N N E S İ

saçları ak
gözleri
beş kilometresi
boyunca yüksek karargâhların
rütbeli subayların
yapışarak yakalarına
işkence niye, yok mu haberiniz, nesiniz
bir kadın
başkomutanlarla görüşmek inadında
umarsız nöbetçi yüzbaşı umarsız telefonlar
kadını atamazlar
toplantı var çıkamazlar
beklerim sorum var niye işkence
baylar bir dakika, sözüm var size
şapkalarına elleri kalakaldılar
şaşkın
şapkaları kadar
anneleri unutmuşlar
karda savrularak saatler boyu
paydos üzre her omuzu kalabalığı durdurarak
bir anne
kızı tutuklu
ölen kocası bir küçük zabitti
defterinde denildiği gibi
bana kocamın rütbesi soruldu
reddedildi bu nedenle görüşme isteğim
bulurum hepinizi ama
en büyüğüne kadar
buldu sordu anlattı
ve dönüp eve arkasından
üç gün hasta yattı


                                  --Necmiye Alpay
                                  Temmuz 1984
==================================================
*
==================================================
28 Mart 2012.  Adrienne Rich öldü. 82 yaşındaydı.
Bir şiiriyle selamlayalım:

In Those Years

In those years, people will say, we lost track
of the meaning of we, of you
we found ourselves
reduced to I
and the whole thing became
silly, ironic, terrible:
we were trying to live a personal life
and, yes, that was the only life
we could bear witness to
But the great dark birds of history screamed and plunged
into our personal weather
They were headed somewhere else but their beaks and pinions drove
along the shore, through rages of fog
where we stood, saying I
reprint information


                                  -Adrienne Rich


O Yıllarda

İnsanlar, 'o yıllarda' diyecektir, yitirmiştik
biz'in siz'in anlamını
kendimizi bulmuştuk
ben'e indirgenmiş
ve her bir şey
aptalcaydı, ironikti, korkunçtu:
kişisel hayatlar yaşamaya çalıştık
ve evet tanıklığa katlanılabilecek
tek hayat oydu
Gelgelelim tarihin iri kara kuşları çığlıklarla daldılar
kişisel havalarımıza
Başka bir yere gidiyorlardı ama gagalarıyla kanatları
kıyı boyu sis katmanlarının içinden bizim
durduğumuz yere yöneldi ben
haber aktarıyorum diye diye

                           -Adrienne Rich
                           çev. Necmiye Alpay
==================================================
*
==================================================
26 Ocak 2012.
1915'i tarihçilere bırakalım sözü beni çok şaşırtıyor. Şimdiye kadar
bırakılmıyor muydu tarihçilere?
Neden kimse mahkemelere bırakalım demiyor? Türkiye Cum. demiyor, çünkü çıkacak karardan emin değil.
Diğer devletler de demiyor, onlar da sıranın kendilerine gelmesinden korkuyor.
Adalete devlet mantığı hakim olunca, böyle oluyor işler.

* In english: *
Jan 26th 2012
I'm astonished when authorities speak of the necessity of leaving the 1915 Armenian thing to the historians. Wasn't it left to historians till now?
And why nobody speak of leaving it to the international courts of justice?
Rep. of Turkey does not speak of this, because it is not sure about the outcome.
The other states do not speak of it neither, because they are scared that it will be their turn after Turkey.
All these happen when the justice is subordinated to the states' logic (=raison d'état).
==================================================
*
19 Aralık 2011.  Dün Urfa BDP Akademi'de 4 kişi ders anlattı: Mukaddes Çelik, Biray Kolluoğlu, Zafer Yenal ve ben. 50 katılımcı vardı, gerçekten katılımcı.
*
==================================================
BDP'den gelen 16 Aralık 2011 tarihli duyuru:
Basına ve kamuoyuna,

Prof. Büşra Ersanlı, Ayşe Berktay, Deniz Zarakolu ve Ragıp Zarakolu’nun da aralarında bulunduğu pek çok kişi, BDP siyaset akademisinde bulunmak, ders dinlemek ve ders vermek gibi sebeplerle, tutuklu olarak yargılanmaktadır. Bu siyaset ve ifade özgürlüğü ihlaline dikkat çekmek üzere, ilki Sivil ve Siyasi Haklar için Girişim tarafından organize edilen ve 26 Kasım tarihinde, BDP İstanbul, Ankara ve Diyarbakır siyaset akademilerinde, ikincisi ise 11 Aralık tarihinde, BDP Mersin Siyaset Akademisi’nde olmak üzere, farklı disiplinlerden akademisyenler tarafından verilen dersler, bu kez 18 ve 24 Aralık tarihlerinde, Mardin, Urfa, Batman, Diyarbakır, Van ve İstanbul kentlerinde yapılacaktır. Derslere Ocak ayında da devam edilecektir.

Basın İrtibat: 0544 464 00 46


BDP AKADEMİ ÇALIŞMALARI KAPSAMINDA EĞİTİM PROGRAMI

Mardin 18 Aralık 2011 Pazar
Adres: BDP Akademi, Mardin
İrtibat no: 0 537 766 0277
Program
13:00-14:00 Prof. Yakın Ertürk -
Uluslararası İnsan Hakları Sistemi – Salon 1
Yrd. Doç. Esra Mungan -
Evrim Teorisi ve Evrimsel Çerçeveden
İnsan Doğasına Bakış – Salon 2
14:00-14:30 Kahve arası
14:30-15:30 Gencay Gürsoy – Sağlık ve Siyaset – Salon 1
Sadi Ceylan – Politik Ekonomi – Salon 2

Urfa 18 Aralık 2011 Pazar
Adres: BDP Akademi, Urfa
İrtibat no: 0 539 993 2952
Program
11:00-12:00 Necmiye Alpay - Dilbilime Giriş
12:00-12:15 Kahve arası
12:15-13:15 Mukaddes Çelik - Kadın ve politika
13:15-13:30 Kahve arası
13:30-14:30 Doç. Biray Kolluoğlu – Kentsel Dönüşüm
14:30-14:45 Kahve arası
14:45-15:45 Doç. Zafer Yenal – Tüketim ve Toplum

Batman 18 Aralık 2011 Pazar
Adres: BDP Akademi, Batman
İrtibat no: 0 507 473 9865
Program
11:00-14:00 Yrd. Doç. Ayten Alkan - Toplumsal Cinsiyet ve Yerel Siyaset
--

selamlar,

Didem ULAŞ
==================================================
*
==================================================
4 Kasım 2011
Barış Meclisi bugün, Ayşe Berktay, Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu'nun tutuklanmasıyla ilgili bir basın toplantısı düzenledi. Oradaki konuşmacılardan biri olarak söylediklerimdir:
   Terörle Mücadele Kanunu (TMK), istediğiniz muhalifi "terörist" damgasıyla tutuklayıp yargılamanızı mümkün kılıyor. Son tutuklamalar bunu bir kez daha açıkça göstermiş oldu.
AKP ve CHP isteseler iki günde değiştirebilecekleri bu yasa için bir şey yapmadıkları gibi, Başbakan "uzantılar" vb. diyerek hem BDP'yi hem de Kürt sorunundaki muhaliflerini hedef gösteriyor.
Yaşı yetenler bilir: Devlet 12 Mart'ta her yakaladığını 'anarşist' ilan ederdi. Oysa o zamanlar Türkiye'de anarşist yoktu. Silahlı mücadeleye her kalkışan da anarşist değildir. Siyasi, felsefi ve gündelik yaşam gibi çeşitleriyle anarşizm düşüncesi bizim toplumda sonradan bilinmeye başlanmıştır.
Bugün devlet artık bu "anarşist" kavramını kullanamadığından, onun yerine "terörist" yaftasını kullanıyor. Ve tıpkı darbe dönemlerindeki gibi herkeste 'sıra kimde' korkusu uyanmaya başlıyor. İşte asıl terör budur, devlet terörizmidir. Öyle görünüyor ki devlet açılım politikasına son vererek yeniden bu yolu seçmiştir.
Büşra Ersanlı ve daha başka BDP'liler terörizmle suçlanıyor. Oysa, bırakınız BDP'yi, PKK bile terörist örgüt değil. Silahlı mücadele yolunu seçmiş her örgüt terörist değildir.
Türkiye'de terör olayları yok mu? Ne yazık ki var. Hepimizin bildiği o terör eylemlerini yapanlar, TAK gibi ne idüğü belirsiz gruplardır. PKK bazen bu eylemleri üstlense de, kendisi esas olarak bir terör örgütü değildir.
Devletler birbirlerinin gerillasına 'terörist' demek konusunda daima anlaşmaya varmışlardır. Daha düne kadar Avrupa ülkelerinin ve ABD'nin Filistin Kurtuluş Örgütü'ne de "terörist" dediğini hepimiz biliyoruz. Terör eylemlerinin çoğunu devletlerin kendi "derin" yapıları eliyle kendilerinin yaptıklarını da...
Şimdi, AKP'nin kendisi gibi konuşmayanları TMK yoluyla "terörist" sayılıp tutuklanmaya layık gördüğü bir döneme girdik. Tarihsel sorumluluğu büyük bir dönem bu, korkutucu bir dönem. Ancak, Yaşar Kemal'in dediği gibi korkumuzun üstüne yürümekten ve cesur olmaktan başka çaremiz yok. Terör dahil her tür şiddete karşı mücadelede ve her tür düşünsel faaliyette hayati ihtiyacımız olan düşünce özgürlüğünü sağlamak için, TMK'da gerekli değişikliklerin hemen yapılmasını ve özel mahkemelerin kaldırılmasını talep etmek zorundayız. Barış Meclisi de bunu talep ediyor.
==================================================
*
==================================================
[Eski bir şiirden:]
...................
"Elbette vardır bir diyeceği, bir haberi
Bir kaçağa çay sunan kürt kadınlarının
Dağlar dilsizdir yalçındır
Ama gün gelir bir diyeceği olur onların da
Ve dağlar, ıssız tarlalar başladı mı konuşmaya
Susmazlar bir daha, söz artık onlarındır"

.....................
                               -- Ataol Behramoğlu, 1969
==================================================
*
===================================================
30 Eylül 2011
Dünya Çeviri Günü / International Translation Day

Bu dünyada bir nesneye
Yanar içim göynür özüm
Yiğid iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi


                       -- Yunus Emre 1238(?)-1320

There is something in this world
Which burns me deep and fills with sorrow
Those who die when young and brave
As if crop were cutten raw


                       Translated by Necmiye Alpay
===================================================
*
===================================================
1 Eylül 2011   
Barış Günü'nde BDP ve DTK'nın çağrılısı olarak, Barış Meclisi üyesi sıfatıyla Diyarbakır'daydım. Otuz yıldır yaşadığımızın nasıl bir tragedya olduğunu bu 1 Eylül günü bir kez daha, yüreğim parçalanarak hissettim.
Konuştuğum Kürtlerden özellikle genç olanları, barış meselesine "Batı Yakası"nda neden bu kadar az ilgi gösterildiğini sorarlar hep, soruları gerçek bir şaşkınlıkla doludur, bu sefer de sordular.
Benim yanıtım şöyle:
Batı Yakası'nda tam bir bilgi kopukluğu hüküm sürüyor. İnsanlar öte yakayı hiç bilmiyor ve gündelik hayatında Kürt sorununu yalnızca "terör" haberleri biçiminde yaşıyor. Yakın ilgi ancak bir yakının askerliği ya da şehit cenazesi söz konusu olunca beliriyor. O zaman da kişi ya gerçeklerden korkar/korkutulur hale geliyor, ya da düşmanlık duyuyor, şovenleşiyor.
Bilgi kopukluğunun mimarı elbette anaakım medyadır, ama medyayı yöneten değilse bile yönlendiren de, tv ve gazete çalışanları değil, devletin ta kendisidir. Kopukluk politikası bir devlet politikasıdır.
Bir dönem her düzlemde konuşmaya açılan Kürt sorununda bağlantıları yeniden koparan da AKP'nin devlet politikası oldu. AKP iktidarı, karşısına güçlü bir demokratik muhalefet çıkmadığı için iktidarının imkânlarını ters yönde kullanmaya başladı. Oysa tarihsel bir büyük politika fırsatı yakalamıştı.
.
Demokratik muhalefet, yani gadre uğrayanların özgürlüğünü savunan muhalefet ise, son seçimlere kadar Kürt kanadı dışında cılız ve dağınık kalmıştı. Şimdi seçim bloğu sayesinde bir toparlanma yoluna girilmiş oldu.
.
Umarım blok milletvekilleri haklı protestolarını bu ay tamamlayıp Meclis'te çalışmaya başlarlar. AKP'nin demokrasi ve hukuk dışı edimlerine karşı meclis olanağının kullanılması, bir halk "Kongre"sini hedefleyen sivil çalışmalar ve yeni anayasa çalışmaları için de güçlü bir destek oluşturur.
===========================================
*
Radikal gazetesinde ve gazetenin pazar eki Radikal İki'de yayımlanmış yazılarımın tümünü aşağıdaki blogda topladım:
http://radikalyazilari.blogspot.com/2011/08/necmiye-alpay.html
Belki Radikal Kitap'ta yayımlanmış olan yazılarla "Dil meseleleri"ni de ayrı bir blogda toplarım.
*
Bazı siteler (şiir ve her şey):
5Harfliler160ıncı kilometre, Adnan AzarAhmet GüntanAkatalpa dergisiAmargi dergiAmargi (in english)AnafilyaAnita SezgenerArtful Living (Türkçe), Ayşegül TözerenBahçe YazıbambolikaBarış MeclisibeyazmantoBoğaziçi ChroniclesBorges Defteri, C. Cengiz Çevik, La Cause Litteraire (Fr.), Cihan OğuzCihat Dumancin ayşeClassics (İng.), "Çevirmen Meslek Standardı"DefterPoesiaTurcaDerridadersler (İng.), Derya ÖnderDoris Lessing's little known poetry (İng.), duvar dergisie-Skop dergisi, Edebiyat Dostlarıedebiyat dersleri (İng.), Edebiyat HaberEgoist Okurejts ve DicleEmily Dickinson Archive (İng.), Enis Akın, eNothing (İng.), Eurozine (İng.), Fabula (Fr.), Fayrap dergisi, FuturistikaGuernicaHande Öğüt, Heyula dergisi, Julia Kristeva (Fr.), Le libraire (Fr.), Kaçak Yolcukarayazı dergisiKör KâtipKörotonomedyaKristin Naca (İng.), Metin CelâlMimesis dergisiMonoskop (İng. vb.), natama dergisi, Nâzım'ın yeni keşfedilen şiiriOrhan Koçakokuryazar.tvParis Review (İng.), Poetik Haber, Poetry FoundationRadical Philosophy (İng.), Sanatblog :)), Scottish PoetrySıcak Nal dergisi, sinema göstergebilimi (İng.), Siyahi dergisi, Süreyyya Evren, Şenol ErdoğanTiyatro MedresesiUygar Asanücra şiirVents Alizés (İng. ve Fr.), Visual Poetry (İng.)